Futbol Spor

Mabed

Temmuz 18, 2018

Mabed
Türk Dil Kurumu’na göre kelime anlamı “tapınak, özel bir konuda sevgi ve saygı ile bağlanmanın ortaya konulduğu yer” demekmiş. Müsait kelimesini “flört etmeye hazır, kolayca flört eden kadın” olarak tanımlayan bir kuruma ne kadar güvenileceği tartışılır ama o ayrı bir yazı konusu. Ben size, kendi  “mabed”lerimden bahsetmek istiyorum.

Her ne kadar dini bir kelime olsa da futbol literatüründe de önemli bir yeri vardır “mabed” kelimesinin. Genellikle taraftar için stadyumdur mabed ama benim için Florya’dır.
Galatasaray’ın antreman tesislerinin olduğu, sonradan aldığı isimle Florya Metin Oktay Tesisleri.

Ali Sami Yen yıkıldı, Türk Telekom Arena’ya geçtik ama Florya orda diye düşünüyordum ama yakında oradan da taşınmamız gündemde diye hatıralarımızın yaşadığı yer hala ayaktayken Florya’dan bahsetmek istedim biraz.

Galatasaraylılığımın çocukluğumdan geldiğini beni tanıyan ve bloğumu takip eden hemen herkes bilir. Çocukluk yıllarımızın tek kanallı televizyonlarda, futbolcuların komik fıkralar anlattıkları Televole’ler henüz peydahlanmamışken, twitter, facebook, internet bırak daha bilgisayarlar doğru düzgün hayatımıza girmemişken, biricik aşkımız takımımızı takip edebileceğimiz tek adresti Florya. Bir de gazeteler vardı; az sayıda ama özgürdüler.

Futbolcuların aldıkları milyon dolarlar sebebiyle burnunun kalkmadığı, kah padişah kılığında, kah kral, kah fasıl ekibi kılığında ama madara edilmediği o güzel zamanlardan bahsediyorum.

 

O zamanlar spor servisi çok iyi olan Milliyet, Güneş ve Sabah gazetelerini alırdık. Maçlara gitmek neredeyse hayaldi; hem çok para, hem de çok küçüğüz, başımızda bizi götürecek kimse yoktu. Böyle olunca arada bir Florya’ya gider ve özlemimizi doyasıya giderirdik futbolcularla, antrenörlerle. Hem de ne gitmek! Günler öncesinden programa karar verir, gençlik festivaline katılacakmış gibi hazırlıklar yapardık. Çocukluk arkadaşım ve Galatasaraylı olmamda en büyük etkisi olan sevgili (rahmetli) Murat’la planı yapar, annelerimizi de ikna ederdik. Onlar da kah söylene, kah eğlene götürürlerdi bizi Florya’ya. Arnavutköy’den Florya’ya 3 vesaitle gidilirdi. Hala vesait kelimesi kullanılıyor mu bilmem ama o zamanlar öyleydi. Düşünün ne kadar eski tarihten bahsediyorum.

Antreman saatlerini nasıl tutturduğumuzu bilmiyorum. Sanırım hep aynı saatte olurdu ya da biz telefon açıp sorardık. Bir tek santral telefonu vardı ve bir kızcağız açardı telefonu. O kıza kıl olurduk nedense. Birini telefona istediğimizde sorup soruşturur hatta bazen de bağlamazdı ya, ondan. Tabi bir de bizim olmak istediğimiz yerde çalışıyor olmasından. Telefona sevdiğimiz birini ister, bağlandığımızda da sizi çok seviyoruz, lütfen Şampiyon olun, başka takıma gitmeyin filan derdik. Ne diyeceğiz ki?.. Hatta buyrun, 24 Şubat 1988’den günlüğüme yazdığım bir telefon konuşması…

Ben o yıllarda şiirler yazılar yazar, karikatür çizerdim. Şiirleri elle kopya yapar, (tek fotokopi hakkımı resimlerime kullanmıştım) karikatürler, hatıra defterlerini hazırlar, çıkınlarımızı yüklenir öyle düşerdik yollara.
Bilmeyenler varsa Uğur Tütüneker;

Cevad Prekazi;

Tanju Çolak;

Galatasaray’ın bugünlere gelmesinde en çok payı olanlardan teknik direktör Jupp Derwall;

Uğur Tütüneker’e “hasta olduğum” zamanlarda ona vermek üzere, üzerinde “I love You” yazan bir anahtarlık almıştım da utancımdan verememiştim. İşte bizim hayranlıklarımız böyleydi, şimdiki kızlar gibi boyunlarına (ayıp olmasın diye boyunlarına yazıyorum) atlamıyorduk.

Evde bir tane olan fotoğraf makinesi çok kıymetli olduğu için yanımıza verilmez, tesisleri, futbolcuları, teknik ekibi sadece gördüğümüzle kalır geri dönerdik. 3 Haziran 1987’de gittiğimiz bir keresinde tanımadığımız birinin makinesiyle fotoğraf çektirmiş ve yollaması için adresimizi vermiştik. O zamanlar hala iyi insanlar vardı ki bize postayla 2 kopya bastırıp yollamışlardı.

Fotoğraf çektiremediğimiz için çoğunlukla imza alırdık. O zamanlarda da boş kağıda imza bana çok saçma geliyordu ki, vakti olandan hatıra defterime yazmasını rica ederdim. Onlar da bizi kırmaz yazarlardı. Şimdikiler fotoğraf çektirmeye bile üşeniyorlar.

Bir keresinde Arif Kocabıyık bizi içeriye almış ve bacak kadar halimize bakmadan yetişkin insanlar gibi karşısına alıp sohbet etmişti ya hiç ama hiç unutamam.

Hatta geçen senelerde Arena’daki bir maçta karşılaşınca neredeyse boynuna (bu boyun, gerçek boyun) sarılacaktım. Çocukluğumuzda bizim için ne kadar önemli olduğundan söz edince ikimizin de gözleri doldu; işte bu duygu o kadar güzel ki, ona da bana da yeter.

Sadece Galatasaray için diye değil, bir zamanlar bu duyguları yaşamış olmak bile güzel. Herşeyin metalaştığı, çok çabuk tüketildiği hatta 6 saniyelik ilgiye indirgendiği, sevginin de ilginin de, parayla, menfaatle, “like”la ölçülür olduğu günümüzde gençlere bu sevgiyi anlatmak biraz zor elbette ama olsun biz yaşadık. Emin olun en az 5.000 like değerindeydi, hatta Trend Topic olmak gibiydi.

Florya’ya yetişkin zamanlarımda da gidişlerim oldu.  En güzellerinden biri 2005 yılında, ezeli rakibimiz Fenerbahçe’yi, Olimpiyat Stadı’ndaki Türkiye Kupası Finalinde 5-1 yenip aldığımız kupayla resim çektirdiğim o gündü.

 
O zamanki teknik direktörümüz Hagi, maçın en iyileri Ribery ve Necati’yi oyundan almasa iddia ediyorum o maç en az 7-1 filan olabilirdi.
 
Daha sonraki gidişlerim, yaşın da verdiği ağırlıkla biraz daha oturaklı oldu haliyle.

Antremanlar eskisi gibi taraftarlara açık değil artık. Çok nadiren motivasyon ya da kutlama gerektiren zamanlarında açıyorlar kapıları cefakar taraftarlara. Benim de az cefakar olmadığımı bildiklerinden davet ediyorlar arada sağolsunlar. Çok sevgili Fatih hocamla böyle vesilelerde görüşüp fotoğraf çektirme, sadece bende kalmak üzere çok değerli konuşmalarımız olmuştu.

Hatta bir de haber videomuz var. Tarihe iz kalsın.

Benim için en güzel anılardan biri de bir süre yönetim kurulunda yer aldığım Galatasaraylı Yönetici ve İşadamları Derneği’nin (GSYİAD) Florya için yaptırdığı bir projede yer almak oldu. Destek sağlayanlara, Yönetim Kurulu, Teknik Direktör Reijkaard ve bazı futbolcuların katıldığı bir törenle plaket verildi.

 

O plaket ve şu anda hala orada olan Altyapı tesislerinin duvarında ismim olması benim için o kadar değerli ki. Bir zamanlar gitmek, içeri girmek için bile ne taklalar atıyorken şu anda Florya’da bir binada benim adım yazıyor.

 

Daha da güzeli benim Florya’da bir dikili ağacım, manolyam var. Bir tane benim, bir tane de yıllardır müthiş bir özen ve sevgiyle sürdürdüğümüz bir yazışma platformu olan “aslan” grubumuzun da bir dikili ağacı var.

Bu hayalleri gerçekleştirmekte, yıllarca Florya Metin Oktay Tesisleri’nin müdürlüğünü yapmış sevgili Fahri ağabeyimizin payını da unutmamak lazım. Fatih hocamınızın sağ kolu olan Fahri Yılmaz, her türlü isteğe cevap verebilmek için canla başla koştururdu. Ta ki yeni yönetimlerle beraber, tepeden aşağıya tüm kadroları değiştirme modası başlayana kadar…

Kutsal yerlerimiz demişken Galatasaray Adası’ndan bahsetmemek olmaz.
Biz küçükken takımların sezon açılışları vardı. Temmuz ayının ilk haftalarında takımlar anlı şanlı törenlerle kendi stadlarında sezon açılışı yapar, yeni transferlerini tanıtır, bu vesileyle taraftarlarıyla kaynaşırdı.

Geleneksel olarak da takım önce Kuruçeşme’deki Galatasaray Adası’nda yemek yer, oradan stada geçerdi. Çocukluğum Arnavutköy’de geçtiği için, biz de bu günleri gazetelerden takip eder Kuruçeşme’de bekler, yakalayabildiğimiz futbolculardan imza alır, resim çektirirdik.

 

O uzun bekleyişlerimde bir gün Galatasaray Adası’na çıkabilecek miyim acaba diye hayal kurardım. Bizim gibi bir halk çocuğunun oralara gidebilmesi imkansızdı çünkü. Yıllar sonra büyüdüm, Galatasaray Kulübü’ne üye oldum ve bir gün bir oylamada Galatasaray Adası’nın kime kiralanacağı konusunda oy verenlerden biri oldum. Adaya çıkabilir miyim derken az da olsa kiralanmasında söz sahibi oldum. Gençler, demek ki neymiş; bu hayatta imkansız diye birşey yokmuş!

Daimi mabedimiz olan Ali Sami Yen’in bu hallerini de gördük;

Bu hallerini de;

Türk Telekom Arena’nın bu hallerini de gördük;

 

Bu hallerini de;

 

Fotoğraflar herşeyi anlattığı için fazla birşey yazmak istemiyorum; sahip olduklarımızın kıymetini zamanında bilelim yeter.
Kıssadan hisseyi okuyanlar kendileri alsın diyor ve çocukluk hatıralarımı okuduğunuz bu yazıyı Haziran 1987 yılında yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum.

Yer gök inlesin Şampiyon Cim Bom diye
Canımızı vereceğiz sana seve seve
Bizi kimse durduramaz gelecek senelerde
Binlerce teşekkür sana Şampiyon Cim Bom

14 yıl beklemenin sonu
Şanlı, şerefli şampiyonluk turu
Bize vereceğin en büyük mutluluk buydu
Binlerce teşekkür sana Şampiyon Cim Bom

Bizi çekemeyenler kıskansın
Sen her zaman en kral aslansın
Adını hiçbir zaman unutturmayacaksın
Binlerce teşekkür sana Şampiyon Cim Bom

Şanıyla, şerefiyle gururuyla
Sana kurban olsun taraftalar tüm varlığıyla
Nice senelere gireceğiz şampiyonluk coşkusuyla
Binlerce teşekkür sana Şampiyon Cim Bom

Cim Bom aşkıyla yanıp tutuşuyoruz
Sesimizi Avrupa’da bile duyuruyoruz
Bu sene de şampiyoluğa koşuyoruz
Binlerce teşekkür sana Şampiyon Cim Bom

You Might Also Like...

3 Comments

Leave a Reply